2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Senna


"Brezilya dışında dünya şampiyonasında yarışmak için Avrupa'ya geldiğimde yıl 1978'di. Bize orada saf yarışçılığı, saf mücadeleyi öğrettiler. O zamanlar politikalar yoktu. Kazanana para da verilmiyordu. Gerçek yarışçılık oydu."
Ayrton Senna

Her ne kadar bu yazı Senna filmi üzerine yapılmış bir inceleme gibi dursa da aslında Ayrton Senna için yazılmış bir saygı yazısıdır.


1994 yılında San Marino Grand Prix'inden trajik bir kaza ile yaşamını yitiren Ayrton Senna ismi 80’lerin ortasında doğmuş nesil için biraz kulaktan dolma bilgilerden ibarettir. Onun hep efsane bir pilot olduğundan bahsedilir. Kariyeri boyunca üç şampiyonluk ve kırk bir tane yarış birinciliği olan bir ismin nasıl olur da yedi şampiyonluk ve doksan küsür yarış kazanan Schumacher’e göre daha fazla saygı duyulup efsane kabul edilir, buna genel olarak 90 kuşağı Formula 1 severler olarak anlam veremezdik. Bu yargının oluşmasında biraz da Senna efsanesinin sonraki kuşaklara aktarımının hep eksik ve tek ağızdan olmasıdır. Kapsamlı bir belgesel ve film çalışması günümüze kadar doğru düzgün yapılamamıştır. Asif Kapadia bu eksikliği görmüş olacak ki, Universal ve Studio Canal gibi iki büyük film şirketinin de desteğini alarak ortaya 2010 yılı yapımı müthiş bir Senna belgeseli çıkarmış. Onun sayısal rekorlar kıran bir efsaneden öte mücadeleci ve her daim kazanmayı arzulayan müthiş bir insan olduğunu görüyoruz. Gerektiğinde aracını sağa çekip kaza yapan bir pilotun yardımına koşacak kadar insani bir kişiliğe sahip. Sadece bunlar değil elbette. Oldukça duygusal, halkı için yardım sever ve duyarlı kişiliğini de bu belgesel sayesinde öğreniyoruz.

31 Temmuz 2011 Pazar

Insidious


Saw fenomenini başlatan isimlerden biri olan James Wan’ın yönettiği ve şu aralar Ruhlar Bölgesi Türkçe adıyla sinemalarda gösterimde olan Insidious, fazlasıyla seksenlerin korku filmlerini andıran hatta epey bir Poltergeist havası taşıyan 2011 yapımı bir film. Konu olarak film, korku sinemasının genel olarak altyapısını oluşturan lanetli ev teması üzerinden gelişiyor.


Üç çocuklu sıradan bir amerikan ailesini yeni evlerine taşınırken görüyoruz ilkin. Ancak evde ters giden bir şeyler olduğu bize daha en baştan sezdiriliyor. Bir süre sonra bu evin lanetli olduğuna inanan Renai (Rose Byrne) kocasını taşınma konusunda ikna etmeye çalışır. Bu arada oğullarından biri olan Dalton, garip bir komaya girer. Tüm vücut fonksiyonları yerinde olmasına karşın uyanamamaktadır. Bu evden ayrılarak yeni bir eve taşınan çiftimizin peşini garip olaylar burada da bırakmaz. Sorunun evden ziyade apayrı bir ruhani boyuttan kaynaklandığını öğrendiklerinde ise çözümü çok başka yerlerde aramayı deneyeceklerdir.

26 Mart 2011 Cumartesi

The Town


Amerikan sinemasında genel olarak oyunculukla ün yapıp ardından yönetmenliğe yönelen isimlerin kariyerinde her zaman bir gelişme görülmüştür. Clint Eastwood, Mel Gibson ve Sean Pean ilk aklıma gelenler. Bunlar oyunculuktaki başarısını yönetmenliğe de yansıtan isimler. Ben Affleck’in durumu ise biraz farklı. Pek de iyi sayılmayan oyunculuğuna karşın, yönetmenlikte oldukça iyi işler çıkarmaya başladı. Şahsen görme fırsatı bulamadığım ama olumlu eleştiriler alan Gone Baby Gone, ardından da The Town ile bu alanda oldukça iyi bir kariyer yapacağının sinyallerini veriyor. 90’larda ve 2000’lerin başında oynadığı birçok kofti romantik ve kahramanlık filmlerinden sonra kendini bu kadar geliştirmesi takdire şayan gerçekten. Bu durumun oluşmasında kanımca yakasını Jennifer Lopez’den kurtarıp, Jennifer Garner gibi bir kadınla evlenip iki çocuk yapmasının da payı vardır. :)


4 Eylül 2010 Cumartesi

Machete

Çok uzun süredir merakla beklenen bir film Machete. İlk olarak 2007 yılında Quentin Tarantino ve Robert Rodriguez’in ortak projesi olan Grindhouse’un sahte fragmanı olarak ortaya çıktı. Üç sene sonra ise film olarak karşımızda.

Filmin ilk başta tam bir yıldızlar geçidi olduğunu söylememiz lazım. Rodriguez’in neredeyse bütün filmlerinde oynayan Danny Trejo’un Machete rolünde olduğu filmde ayrıca Steven Seagel, Robert De Niro, Don Johnson ve Jeff Fahey gibi kalburüstü oyuncular var. Elbette inanılmaz derecede seksi Jessica Alba ve Michelle Rodriguez’i de es geçmiyoruz.


14 Ağustos 2010 Cumartesi

The Expendables

yakın zaman

Stallone, senaryosunu yazdığı, yönettiği ve başrolünde oynadığı son filmi The Expendables ile karşımızda. Üstelik bu sefer işleri tek başına halletmiyor. Yanına yeni kuşak aksiyon yıldızlarından Jason Statham ve Jet Li’nin yanı sıra eski topraklar, Dolph Lundgren, Eric Roberts ve Mickey Rourke’u da alıyor. Hatta konuk oyuncu olarak Arnold Schwarzenegger ve Bruce Willis’de teşrif edenler arasında.



Stallone benim için hep bir kült figür olmuştur. Her ne kadar özellkle de 90’ların ortasından 2000’lerin son çeyreğine kadar olan kısımda bir çok kez kötü filmlerde kötü oyunculuklar sergilese de, benim gözümdeki değerini hiç bir zaman kaybetmemiştir. Bu anlamda Stallone 80’lerde doğmuşlar için özel anlamlar ifade eder. Bir çok kişi onun filmlerini seyrederek sinemayı sevmiş, sinemanın ne tür bir şey olduğunu öğrenmiştir. Stallone uzun bir dönem düşüşe geçen kariyerini 2006’da çektigi Rocky Balboa (Rocky 6) ile adeta küllerinden doğurdu. Benim bile iyi bir film olmasına çok şaşırdığım bu Rocy filminde Stallone adeta kendi kariyerine saygı duruşunda bulunuyordu. İki sene sonra çektiği John Rambo (Rambo 4) ile Stallone iyice silkelenip kendine gelmişti artık. Stallone’yi kurtaran yine eski kült karakterleri olmuştu.