inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2012 Pazartesi

Blast of Silence


Blast of Silence, Allen Baron’un yazdığı, yönettiği ve de başrolünü oynadığı 1961 tarihli bir noir örneği. Açıkçası biraz arada kalmış bir film. Yani klasik 'film noir' atmosferine sahip olsa da, hem neo noir’in o kendine has stilistik biçimini, hem de fransız yeni dalga sinemasından esintiler görmek mümkün. Bu açıdan filmin sıradışı bir eklektizme sahip olduğunu söyleyebiliriz. Yine de her ne olursa olsun öyküsüyle ve ruh haliyle tam bir kara film. Sadece noir görselliği ile öne çıkan bir yapısı yok, doğal mekanlarda gün ışığında yapılmış realist çekimlerin de ağırlıkta olduğu bir film.

cult shopcult shop

13 Kasım 2012 Salı

The Prowler


The Prowler, Joseph Zito’nun yönettiği 1981 tarihli bir seri katil filmi. Özellikle başarılı 'Gore' sahneleriyle öne çıkan, 80’lerden sağlam bir korku-gerilim örneği.

İkinci dünya savaşının bitimiyle evine dönen 15.000 askerin belgesel vari kısa hikayesi ile açılan film, daha sonra John isimli birine Rosemary tarafından yazılmış bir mektubu gösteriyor bize. Mektupta Rosemary, savaşta olan John’a, artık kendisini bekleyemeyeceğini ve hayatını yaşamak istediğini belirtmektedir. Kısaca askerde olan sevgilisini terk etmiştir Rosemary. Bu sahnelerin ardından 1945 yılında Avalon isimli küçük bir kasabadaki mezuniyet gecesine tanık oluyoruz. Savaş sona ermiş ve hayatta normale dönmüştür. Ancak yüzü maskeli, asker üniformalı elinde tırmığı olan bir katil, bu kasabanın hiçbir zaman unutamayacağı bir katliam gerçekleştirir.


23 Ekim 2012 Salı

10 to Midnight


10 to Midnight, 80’lerde istismar soslu aksiyon filmleri ile öne çıkan yönetmen J. Lee Thompson’un Charles Bronson ile çektiği birkaç filmden en öne çıkanlardan birisi. 1983 yapımı bu filmde Bronson, Leo Kessler isimli bir dedektif rolünde karşımıza çıkıyor. Ormanda çıplak şekilde öldürülen bir kadın ve erkeğin cinayet soruşturmasını yardımcısı Paul ile incelemekte olan Kessler şüphelerini öldürülen kadın ile aynı ofiste çalışan Warren (Gene Davis) üzerine yoğunlaştırır. Warren düzgün tipi ve fiziğine rağmen insanı tedirgin eden bakışlara sahip, anti sosyal bir tiptir. Kısaca karşı cinsle iletişim bozukluğu olan Warren, iktidarını erkeklik organı ile değil, eline aldığı bıçak ile sağlamaktadır. Kısa sürede kanlı cinayetlerini alışkanlık haline getiren Warren'ı yakalamak Kessler için hiç de kolay olmayacaktır.

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Point Blank


1959 yılında Orson Welles'in yönettiği Touch of Evil ile film noir türünün misyonunu tamamladığı birçok kişi tarafından kabul edilen bir gerçektir. Renkli sinemanın giderek daha olağan bir hale gelmesi bu türün de teorik anlamda sonunu getirmiştir. Ancak klasik olan her şeyin modern bir karşılığının olabileceğini de her zaman göz önünde bulundurmalıyız. Bunun neticesinde de sinemada renkli kara film olarak adlandırılan neo noir türünün doğuşu, tam da bu anlayışa hizmet etmektedir. Misyonun tamamlamış bir akımın modern karşılığı.

1967 yılında İngiltere'li yönetmen John Boorman'ın çektiği Point Blank, neo noir akımının sinemadaki ilk örneği olarak kabul edilir. Donald E. Westlake'nin The Hunter adlı romanında uyarlanan bu filmde Lee Marvin, karısı ve en yakın arkadaşı tarafından kazıklanıp parası çalınan ve ölüme terk edilen, ama geri dönüp intikamını ve parasını almaya çalışan, sert, çok sert bir adam olan Walker rolünde adeta efsaneleşiyor. Walker adeta bir bilgisayar oyunu mantığı ile ilerleyerek piramidin en tepesine kadar ulaşıyor.

24 Haziran 2012 Pazar

Piranha 3DD


Piranha 3DD, geçen sene ufak çapli bir şöhret yakalayan 3 boyutlu Piranha filminin devamı niteliğinde bir film. Yönetmen koltuğunda bu sefer Alexandre Aja değil John Gulager var. İlk filmde olduğu gibi ufak rollerde yine eski şöhretli oyuncuları görebiliriz. Öncelikle Piranha 3DD'nin hayatımda izlediğim en fütursuz filmlerden biri olduğunu söyleyebilirim. Soft pornogrofi, hard erotizm soslu bir Piranha filmi yapma hevesi önceki filmde de vardı ancak bu filmde işin amiyane tabirle biraz boku çıkmış. Bu yüzden de ne olduğu tam olarak belli olmayan bir film olmuş Piranha 3DD.


4 Haziran 2012 Pazartesi

The Killers


Hemingway’in aynı isimli kısa hikayesinden uyarlanan, bir kara film klasiği The Killers ile kara film analizlerine tam gaz devam ediyoruz. Robert Siodmak’ın yönettiği, Anthony Veiller’ın senaryosunu yazdığı filmde, Burt Lancaster ve Ava Gardner başrolleri paylaşıyor. Öncelikle filmi tek cümleyle özetlemek gerekirse, “hayatı boyunca kazık yemiş bir insanın hikayesi” diyebiliriz. Her şeyden önce hazin bir öyküsü var filmin. Burt Lancaster’in canlandırdığı Ole Andreson (nam-ı diğer İsveçli) karakteri, tüm kara filmler içerisindeki belki de en sağlam kazık yemiş karakterlerden birisi. Ava Gardner ise Kitty Collins rolünde inanılmaz bir Femme Fatale portresi çiziyor.


Konuyu kısaca özetlersek, uzun yıllar boyunca saklandığı kasabada bir gece ansızın ortaya çıkan iki kiralık katil tarafından vurularak öldürülen Ole Andreson'ın (Burt Lancaster) durumu sigorta şirketinin gözüpek çalışanı Jim Reardon'ın (Edmond O'Brien) dikkatini çeker. Cinayeti araştırmaya başlayan Jim, İsveçli olarak da bilinen Andersen'in tanıdıklarıyla konuştukça onun karanlık geçmişine tanık olur. Jim olayı deşeledikçe ilginç bağlantılar kurmaya başlar ve sonunda geçmişte yaşanan bir hırsızlık olayının bu cinayetle ilgili olduğu varsayımına ulaşır. Jim’in çalıştığı sigorta şirketine 250 bin dolara mal olmuş olan bu hırsızlık olayının davası kapanalı altı yıl olsa da Jim'in vazgeçmeye niyeti yoktur. Bir anlamda hem gizemli cinayetini çözmek, hem de çalıştığı kurumun kayıp parasına ulaşma niyetindedir.

27 Mayıs 2012 Pazar

Kiss Me Deadly



Efsane Mike Hammer karakterinin yaratıcısı Mickey Spillane neredeyse ölene kadar (2006) Hammer romanları yazdı. Hatta öldükten sonra bile yarım kalan kimi Hammer hikayelerini Max Allan Collins tamamladı ve ölümünden sonra yeni kitabı basılan ender edebiyatçılardan biri oldu. Bir nevi kendi yarattığı karaktere de herkes gibi hayran olmuştu. Mike Hammer'ın ilk ciddi sinema uyarlamasını 1955 yılında Robert Aldrich Kiss Me Deadly ile yaptı.  Mickey Spillane'in aynı isimli altıncı Hammer romanından uyarlanan bu film, bugün için gerçek bir kara film klasiği olarak anılıyor.

Filmin konusundan kısaca bahsedersek, akıl hastanesinden kaçmış olan Christina (Cloris Leachman) peşine düşen kötü adamlardan kaçarken yolda Mike Hammer'a otostop çeker. Daha doğrusu resmen arabanın önüne kendini atar. Hammer (Ralph Meeker) başına geleceklerden habersiz Christina'yı arabasına alır ve Los Angeles'a gitmeye başlar. Kadının büyük bir sır sakladığı her halinden bellidir. Hammer her şeye karşın gideceği yere kadar kadını bırakıp, olası bir belanın içine girmek istememektedir. Ancak kötü adamlar hem Hammer'ı hem de kadını yolun ortasında yakalar ve kadını öldürürler. Aslında Hammer'ı da arabasıyla uçuruma iterler ama Hammer mucizevi şekilde kurtulur ve olayların içine girer. Aslında her şey gizemli, kapalı bir kutunun etrafında dönmektedir.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

City of the Living Dead

kült sahne


Lucio Fulci’nin yönetmiş olduğu City of the Living Dead, Fulci usulü sert bir zombi-gore filmi. Fulci’den başka türlü bir zombi filmi beklenmez zaten. City of the Living Dead’de bir rahibin kendini asmasıyla ortaya çıkan lanetin, kasabadaki tüm insanların sırayla öldürmesi anlatılıyor. Filmde bir lanet söz konusu ve ele tüfek alıp, zombi öldürerek geçecek bir lanet değil bu. Sanki Tanrı’nın insanlara sunduğu bir ceza gibi. Yani rahip gibi iyiliği temsil eden, insanları doğru yola teşvik etmekle yükümlü birinin intiharı ile ölüler mezarından kalkar ve insanları öldürmeye başlar.

Fulci’nin yönetmenlik anlamında en başarılı bulduğum filmlerinden biridir City of the Living Dead. Paylaşmış olduğum mezarlıkta geçen bu sahne, filmin gerilim dozunun tavan yaptığı anlardan biri. Oldukça iyi çekilmiş ve kurgulanmış bu sahnede klostrofobik duyguları dibine kadar yaşıyorsunuz.



yazan:faust116

5 Mart 2012 Pazartesi

Cat People


Kara film maceramıza 1942 yapımı Cat People ile tam gaz devam ediyoruz. Usta yönetmen Jacques Tourneur ve yapımcı Val Lewton işbirliği ile çekilen RKO Pictures yapımı bu cüzi bütçeli filmin başrol oyuncuları ise Simone Simon, Tom Conway ve Ken Smith.

Film bir hayvanat bahçesinde leopar resmi çizen güzel Irena (Simone Simon) ile açılır. Çizdiği resmi beğenmeyen Irena bunun üzerine kağıdı buruşturup çöp kutusuna fırlatır ama tutturamaz. Bunun üzerine çöp kutusunun hemen yakınındaki Oliver (Ken Smith), Irena'ın kaçırdığı basketi tamamlar ve buruşmuş kağıdı çöpe yollar. Oliver bu ilginç anı fırsat bilerek Irena'nın yanına gider ve onunla konuşmaya başlar. Kısa sürede yakınlaşan Irena ve Oliver büyük bir aşka da yelken açar.

Ancak Irena'ın oldukça tuhaf bir hikayesi vardır. Dediğine göre zamanında Memlüklüler Irena'ın doğduğu köyü istila etmiştir. İlk başlarda oldukça uysal ve dindar bir biçimde yaşayan memlüklüler, zamanla ipin ucunu kaçırarak insanları yoldan çıkarmışlar. Büyük kral John memlüklüleri kovup köye vardığında ise oldukça kötü şeylerle karşı karşıya kalmış. İnsanların artık şeytana taptığı gören Kral John, birçok kişiyi kılıçtan geçirse de, en zeki ve ahlaksız olanları dağa kaçmış ve böylece tüm köyü sonsuza dek sürecek bir lanete uğratmışlardır. Bu lanetli soydan gelen Irena, içinde bir şeytan taşıdığını ve ancak mutlu olursa bunun kilit altında tutulabildiğini, ilaveten bir erkeği öptüğü takdirde o an bir leopara dönüşerek onu öldüreceğini de söyleyerek bir anlamda ne kadar çaresiz durumda olduğunu da belirtir. Ancak Irena'a karşı büyük bir aşk duyan Oliver, bunun sadece Irena'nın kafasında kurduğu bir fantezi olduğunu söyleyerek ona bir anlamda inanmaz. Her şeye karşın sabırlı ve anlayışlı olacağını belirterek Irena'a bu durumdan kurtulmak için yanında olacağını da söylemekten çekinmez.

18 Şubat 2012 Cumartesi

The Narrow Margin


Kara film serüvenine 1952 yapımı Richard Fleischer'in yönettiği The Narrow Margin ile devam ediyoruz. Filmde başrolleri Charles McGraw ve Marie Windsor paylaşıyor.

Konudan kısaca bahsedecek olursak, Dedektif Walter Brown (Charles McGraw) ve Gus Forbes (Don Beddoe), ölen ünlü bir mafya liderinin karısı olan Frankie Neal'i (Marie Windsor) sağ salim Los Angeles'a götürmeye çalışmaktadırlar. Çünkü Neal'in elinde kocasından kalan çok önemli bir rüşvet listesi vardır. Bu liste birçok kişiyi zan altında bırakacağından Neil'in mahkemeye sağ salim götürülebilmesi için mutlaka bir polis koruması altına girmesi gerekmektedir. Ancak işler daha ilk dakikadan planlandığı gibi gitmez. Dedektif Forbes gangsterler tarafından vurulur ve ilk fire verilmiş olur. Bu dakikadan sonra Brown her şeyi daha planlı ve dikkatli yapmaya karar verir. Neal'i kimse tanımamaktadır. Bu büyük bir avantaj olmasına karşın gangsterler onun Los Angelas'a kadar Brown'ın koruması altında gideceğini bilmektedirler. Brown tüm zekasına karşın peşindeki adamlardan kendini sıyıramaz ve Los Angelas'a kadar tren içinde çok ilginç bir kaçıp kovalamaca serüveni başlar.

10 Şubat 2012 Cuma

Detour

Kara film türünün oldukça ilginç ve dikkat çekici örneklerinden birisi 1945 yapımı Detour filmidir. Edgar G. Ulmer’in yönetip, Ann Savage ve Tom Neal'in başrollerini paylaştığı bu film sadece altı günde çekildi ve otuz bin dolara mal oldu.

Filmde Al Roberts (Tom Neal) isimli bir caz piyanistinin başına gelen talihsiz olaylar anlatılıyor. Filmin en başında Al'i bitap bir şekilde yolda yürürken görüyoruz. Ardından bize dış sesi ile başına gelen bir dizi ilginç olayı anlatmaya başlıyor. Al New York'da standart bir caz piyanistidir. Sevgilisi de onla beraber aynı yerde şarkı söylemektedir. Ancak sevgilisinin gözü yükseklerdedir ve kafasında Los Angelas'a gitme fikri vardır. Bu Al'i epey üzse de, bir şekilde gitmesine razı olur ama o da çok dayanamaz ve Los Angelas yollarına kendini vurmaya karar verir. Ancak New York'tan Los Angelas'a otostop çekerek gitmek hiç kolay bir iş değildir. Yaklaşık 4000 km'lik yolu otostop ile gitmeye çalışan Al, bir şekilde yolu yarılayabilmiştir. En sonunda direkt Los Angelas'a gidecek bir araba bulur ve başına geleceklerden habersiz Charles Haskell'in arabasına biner. Daha sonra Charles yorulur ve arabayı Al'e devreder. Al daha sonra kaza ile Charles'ın ölümüne sebep olur. Bunun üzerine cesedi saklayıp Charles'ın kimliği ile yola devam eden Al için ikinci büyük talihsizlik ise iyilik yapıp arabasına aldığı Vera'nın (Ann Savage) Charles'dan haberi olması ve ona şantaj yapmaya başlamasıdır. Tek amacı bir an önce sevgilisine ulaşmak olan Al bir süre sonra kendini sonu belirsiz bir entrikanın ortasında bulur.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Braindead (Dead Alive)


Peter Jackson'ın Lord of the Rings serisinden önce de bir sinema kariyeri olduğunun en büyük ispatı 1992 yapımı, birçok yerde Dead Alive ismiyle de anılan Braindead filmidir.

Benzer nitelikteki filmlerden biri olan ve benim de hayatımda izlediğim en eğlenceli filmlerden olan Evil Dead 2 ile bir karşılaştırma yapacak olursak, komedi yönüyle olmasa da, kan yönünden Evil Dead 2'nin epey önünde bir film Braindead. Peter Jackson'ın oldukça gerilla usulü çektiği ilk filmi Bad Taste'in ardından bu denli zahmetli bir işe kalkışması ve bunun altından başarıyla kalkabilmesi ayrıca övgüyü hak ediyor.


Film 1957 yılında ufak bir Yeni Zelanda kasabasında geçiyor. Oldukça despot olan Annesi ile yaşayan Lionel, bir gün alışveriş yaptığı sırada Paquita'nın ilgisini çeker. Paquita'ya büyük annesi tarot falı bakmıştır. Falda Paquita'nın büyük bir aşk yaşayacağı görünmektedir. Paquita bu kişinin Lionel olduğunu düşünmektedir. Kısa sürede Lionel ve Paquita epey hızlı bir aşk yaşarlar ama garip olaylar silsilesi de peşlerini bırakmaz. Kendilerini hayvanat bahçesinde takip eden Lionel'in Annesini, filmin en başında sıçanlar tarafından tecavüz edilen ve mutasyona uğrayan bir fare, daha doğrusu fare-maymun karşımı büyük, lanetli bir hayvan kolundan ısırır. Annesi oracıkta bu yaratığı öldürür ancak sonradan giderek garipleşir ve kısa sürede bir zombiye dönüşür. Filmdeki bütün macera ve işlerin sarpa sarması da bu andan itibaren başlar.

31 Aralık 2011 Cumartesi

Yasemin'in Tatlı Aşkı

Blogda uzun süredir yeşilçam’ın duygusal klasiklerine pek yer vermiyordum. Çok uzun zaman önce izlediğim 1968 tarihli, yapımcılığını Hulki Saner'in, senarist ve yönetmenliğini ise Atıf Yılmaz'ın yaptığı bu filmi tekrar izleme ve değerlendirme fırsatı buldum.

Pek bilinmese de Türk sinemasının en sempatik filmlerinden biridir Yasemin’in Tatlı Aşkı. Varyemezi solda sıfır bırakacak kadar cimri olan Hüsamettin Elibol (Ali Şen) vardır filmde. Kendi evinde uyguladığı tasarruf politikaları insanı gerçekten güldürürken düşündürür. Daha doğrusu düşündürürken güldürür. Rakibi ise kendisinin aksine müsrif bir adam olan Muzaffer Bey’dir. Hüsamettin, Muzaffer’in ofisindeki resmini, hatta resmin çivisine haciz koyacak kadar gözü dönmüş bir cimridir. Amma velakin yeşilçam’ın dünyası küçüktür. Yollar pek kolay kesişir. Hüsamettin’in oğlu Erol (Erol Büyükburç) ve Muzaffer’in kızı Yasemin (Hülya Koçyiğit) ailelerinin büyük çekişmesinden habersizce büyük bir aşk yaşamaktadır. Zamanla aileler bu gerçeği öğrendiğinde ise Yasemin ve Erol’a büyük zorluk çıkartacaklardır.


29 Kasım 2011 Salı

Kaçaklar



Klasik sahne bölümüne Yılmaz Güney’in 1971 tarihli Kaçaklar filmi ile başlıyoruz. Filmde eskiden bıçkın bir kabadayı olan Osman (Yılmaz Güney) şimdilerde kendisine büyük iyiliği dokunmuş Arnavut Bektaş'ın (Mehmet Büyükgüngör) fedailiğini yapmaktadır. Arnavut Bektaş, kendisine kumar borcu bulunan Mümtaz’ın (Mümtaz Ener) bu borcu ödeyememesi üzerine kızı Elif’i (Fatma Karanfil) kaçırmaya karar verir. Bu kaçırma işi için de Osman'ı görevlendirir. Ancak işler planlandığı gibi gitmez. Kızın masumane duyguları, arkadaşlık, fedakarlıklar ve en önemlisi şerefi ve onuru için bu işi bozar Osman. Babası gibi sevdiği kişiyi karşısına alır. Düşman olurlar birbirlerine.

Paylaşmış olduğum sahne ise bu hareketli filmin belki de en naif ve yumuşak sahnelerinden biri. Elif’in gecenin bir yarısında Osman’a aşkın tarifini sorduğu bu sahnede kanımca Fatma Karanfil’in sempatikliği Yılmaz Güney’in karizmasının çok üstüne çıkıyor.


yazan:faust116

29 Ekim 2011 Cumartesi

Behzat Ç. - Seni Kalbime Gömdüm


Eğer sevdiğiniz birileri öldürüldüyse ve sizin onları ziyaret edecek bir mezarınız bile yoksa ne yapardınız? 2008 tarihli Son Hafriyat romanında Emrah Serbes, işte bu sorunsaldan yola çıkarak Türk Edebiyatı’nın en önemli eserlerinden birine imza atıyordu.

Her Temas İz Bırakır ve ardından gelen Son Hafriyat ile Behzat Ç. sınırlı ama etkin bir hayran kitlesi edinmişti. 2010 yılının son baharından ete kemiğe bürünerek ekran yolculuğuna başlayan Behzat Ç. çok kısa sürede bir fenomene dönüşerek adeta sosyal bir vaka oldu. Televizyon serüveni boyunca da dizi sayesinde Behzat Ç.’yi keşfeden ve onun kitaplarını okuyan ciddi de bir kitle oluşmuştu. Bu süre zarfında Son Hafriyat romanının ayrıca filme çekilmesi gerekliliğinden birçok kere bahsediliyordu. En sonunda Behzat Ç. ekibi dizinin ilk sezonu biter bitmez film için çalışmalara başladı ve seyirciyle daha samimi bir diyalog kurmayı amaçlayan bir isimle ekran yolculuğundan bir süreliğine vizyon yolculuğuna atlamış oldu.


23 Ekim 2011 Pazar

The Devil's Double


The Devil’s Double Hollywood’ın kalburüstü gişe fimlerinin yönetmeni Lee Tamahori’nin yönettiği 2011 tarihli bir film. Bir zamanlar Saddam Hüseyin’in oğlu Uday Hüseyin’in dublörlüğünü yapan Latif Yahya’nın otobiyagrafik romanından uyarlanan bu film, şimdilerde çok farklı bir ülke olan Irak’ın 90’lı yılların başındaki haline de ışık tutuyor.

Filmin ana karakterlerini Uday ve Latif oluşturuyor. Saddam ve onun diğer oğlu Cusay ise hikayenin belli yerlerinde ortaya çıkan tamamlayıcı karakterler olarak göze çarpıyor. Film bir anlamda Latif’in dublörlük yaptığı süre zarfında yaşadıkları ve tanık olduklarına odaklanıyor. Oldukça obsesif ve psikopat bir karaktere sahip olan, kadınlara ve uyuşturucuya aşırı şekilde düşkün Uday, kendine uzun süredir bir dublör aramaktadır. Fiziksel olarak kendine %90 oranında benzeyen Latif’i tespit eden adamları kısa sürede onu Uday’ın yanına getirir. Latif ilkin dublör olmayı red eder. Uday bunun üzerine ona günlerce işkence ettirir ve ailesini öldürmekle tehdit eder. Latif kendisine teklif edilmekten ziyade bir nevi zorla verilen bu görevi kabul ederek Uday’ın yaşantısına ortak olur. Zamanla Uday’ın ne denli bir deli olduğunu, kişisel zevkleri uğruna masum insanların hayatlarını çalıp, onları nasıl heba ettiğine tanık olduğunda ise bu yaşantıdan kurtulmak için elinden geleni yapacaktır.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Who Can Kill a Child


Daha önce Evil Child temasının yerli örneklerinden biri olan Kötü Tohum’u bu blogda ele almıştım. Who Can Kill a Child ise 1976 İspanya yapımı çok sıkı bir Evil Child gerilimi.

Şahsımı en çok tırstıran gerilim filmlerinin başında bu tür çocukların katil olduğu filmler gelir. Çünkü masumiyetin simgesi olan çocukların bu tür şeytani halleri her insan gibi bana da tedirginlik verir. Bu filmde ise olaylar biraz daha uç boyutlarda gelişiyor. Filmin en başında seyrettiğimiz sekiz dakikalık belgesel kısımda yirminci yüzyıl boyunca gerçekleşen savaşlarda ölen çocukların görüntüsü ve anlatıcı tarafından istatistiği verilir. İnsanı oldukça huzursuz eden bu bölüm, filmin ilerleyen dakikalarında üzerimizde oluşacak olan negatif çocuk yargısını daha en baştan kırmamızı sağlıyor. Bir anlamda filmin finali ile bu giriş kısmı arasında anlamlı bir sebep-sonuç ilişkisi kurulmuş.


24 Ağustos 2011 Çarşamba

Senna


"Brezilya dışında dünya şampiyonasında yarışmak için Avrupa'ya geldiğimde yıl 1978'di. Bize orada saf yarışçılığı, saf mücadeleyi öğrettiler. O zamanlar politikalar yoktu. Kazanana para da verilmiyordu. Gerçek yarışçılık oydu."
Ayrton Senna

Her ne kadar bu yazı Senna filmi üzerine yapılmış bir inceleme gibi dursa da aslında Ayrton Senna için yazılmış bir saygı yazısıdır.


1994 yılında San Marino Grand Prix'inden trajik bir kaza ile yaşamını yitiren Ayrton Senna ismi 80’lerin ortasında doğmuş nesil için biraz kulaktan dolma bilgilerden ibarettir. Onun hep efsane bir pilot olduğundan bahsedilir. Kariyeri boyunca üç şampiyonluk ve kırk bir tane yarış birinciliği olan bir ismin nasıl olur da yedi şampiyonluk ve doksan küsür yarış kazanan Schumacher’e göre daha fazla saygı duyulup efsane kabul edilir, buna genel olarak 90 kuşağı Formula 1 severler olarak anlam veremezdik. Bu yargının oluşmasında biraz da Senna efsanesinin sonraki kuşaklara aktarımının hep eksik ve tek ağızdan olmasıdır. Kapsamlı bir belgesel ve film çalışması günümüze kadar doğru düzgün yapılamamıştır. Asif Kapadia bu eksikliği görmüş olacak ki, Universal ve Studio Canal gibi iki büyük film şirketinin de desteğini alarak ortaya 2010 yılı yapımı müthiş bir Senna belgeseli çıkarmış. Onun sayısal rekorlar kıran bir efsaneden öte mücadeleci ve her daim kazanmayı arzulayan müthiş bir insan olduğunu görüyoruz. Gerektiğinde aracını sağa çekip kaza yapan bir pilotun yardımına koşacak kadar insani bir kişiliğe sahip. Sadece bunlar değil elbette. Oldukça duygusal, halkı için yardım sever ve duyarlı kişiliğini de bu belgesel sayesinde öğreniyoruz.

31 Temmuz 2011 Pazar

Insidious


Saw fenomenini başlatan isimlerden biri olan James Wan’ın yönettiği ve şu aralar Ruhlar Bölgesi Türkçe adıyla sinemalarda gösterimde olan Insidious, fazlasıyla seksenlerin korku filmlerini andıran hatta epey bir Poltergeist havası taşıyan 2011 yapımı bir film. Konu olarak film, korku sinemasının genel olarak altyapısını oluşturan lanetli ev teması üzerinden gelişiyor.


Üç çocuklu sıradan bir amerikan ailesini yeni evlerine taşınırken görüyoruz ilkin. Ancak evde ters giden bir şeyler olduğu bize daha en baştan sezdiriliyor. Bir süre sonra bu evin lanetli olduğuna inanan Renai (Rose Byrne) kocasını taşınma konusunda ikna etmeye çalışır. Bu arada oğullarından biri olan Dalton, garip bir komaya girer. Tüm vücut fonksiyonları yerinde olmasına karşın uyanamamaktadır. Bu evden ayrılarak yeni bir eve taşınan çiftimizin peşini garip olaylar burada da bırakmaz. Sorunun evden ziyade apayrı bir ruhani boyuttan kaynaklandığını öğrendiklerinde ise çözümü çok başka yerlerde aramayı deneyeceklerdir.

12 Haziran 2011 Pazar

Code of Silence



Andrew Davis tarafından yönetilen 1985 yapımı Code of Silence’da kült oyuncu Chuck Norris yer alıyor.

Chuck Norris bildiğimiz sert adamı başarıyla oynadığı bu filmde ilkelerinden taviz vermeyen sert polis Eddie Cusack rolünde. New York polis departmanında organize suçlarla mücadele ekibinin amirlerinden olan Eddie, oldukça kanlı bir operasyon sonrasında kolombiyalı bir mafyayı karşısına alır. Aslında mafyanın derdi Eddie ile değildir. Onlar asıl işlerini bok eden başka bir adamın, Tony Luna’nın peşindedirler. Tony Luna bir uyuşturu ticareti sırasında Kolombiya’lı mafya lideri Luis Comacho’nun kardeşlerini öldürmüştür. İntikam yemini eden Luis ilk olarak Tony’nin ailesini ortadan kaldırır. Tony’nin aynı zamanda yirmili yaşlarda güzel bir kızı vardır. Bunu fark eden Eddie kızı-Diana Luna (Molly Hagan)- koruma altına alır. Bu dakikadan sonra Luis ve Eddie arasında savaş başlar. Polis teşkilatındaki bir davadan ötürü herkesin sırtını döndüğü Eddie adeta tek başına bir ordu gibi savaşacaktır.


Seksenlerde ve doksanlarda vasatın üstü diyebileceğimiz aksiyon filmlerinin yönetmeni Andrew Davis bu sefer de hikayeyi Chuck Norris üstüne kurmuş. Az laf edip çok iş yapan, gerektiği yerde de yumruklarını ve tekmelerini çok iyi konuşturan bir karakter Eddie Cusack. Zaten filmi seyretmemiz için en büyük sebep Chuck Norris'in varlığı. Filmin temposunu tek başına o ayarlamış resmen. Elbette bütün övgüyü Chuck Norris’e yapmak ayıp olur. Yönetmen Andrew Davis’de gerektiği yerde filmin temposunu çok iyi ayarlamış. Bu filmin bir Chuck Norris filmi olduğunun farkına vardığından olabiliğince onun üzerinden sürdürmüş filmi.


Film bu konusunun dışında polis teşkilatının içerisindeki çürümüş yapıya da ufaktan değiniyor. Bir operasyon sırasında Eddie’nin ekibindeki yaşlı bir polis masum bir genci yanlışlıkla öldürür. Tüm polis teşkilatı bu olayı örtbas etmek isterken sadece Eddie karşı çıkar buna. Ona göre dikkatsiz ve özensiz bir polisin ne kadar kıdemli olursa olsun teşkilatta yeri yoktur. Bu nedenle herkes ona cephe alır ama en sonunda elbette Chuck Norris haklı çıkar. Çünkü bu onun filmidir. :) Bir de seksenlerin ve doksanların kadrolu kötü adamlarından biri olan Luis Comacho rolünde Henry Silva’yı da anmazsak haksızlık olur. Her zaman olduğu gibi yine oldukça kötü ve itici olmayı başarıyor. Molly Hagan ise sempatikliği ile filmdeki güzel kadın boşluğunu başarıyla dolduruyor.

Molly Hagan

Sonuç olarak Code Of Silence heyecan verici bir polisiye filmi. Konu sıradan gelebilir bazılarına ancak Chuck Norris’in varlığı filmi yeterince heyecan verici kılmayı sağlıyor. Güzel bir aksiyon retrosu yaşamak isteyen bünyelerin oldukça seveceği bir film. Kesinlikle tavsiye ederim.

yazan:faust116