Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2011 Cumartesi

Yasemin'in Tatlı Aşkı

Blogda uzun süredir yeşilçam’ın duygusal klasiklerine pek yer vermiyordum. Çok uzun zaman önce izlediğim 1968 tarihli, yapımcılığını Hulki Saner'in, senarist ve yönetmenliğini ise Atıf Yılmaz'ın yaptığı bu filmi tekrar izleme ve değerlendirme fırsatı buldum.

Pek bilinmese de Türk sinemasının en sempatik filmlerinden biridir Yasemin’in Tatlı Aşkı. Varyemezi solda sıfır bırakacak kadar cimri olan Hüsamettin Elibol (Ali Şen) vardır filmde. Kendi evinde uyguladığı tasarruf politikaları insanı gerçekten güldürürken düşündürür. Daha doğrusu düşündürürken güldürür. Rakibi ise kendisinin aksine müsrif bir adam olan Muzaffer Bey’dir. Hüsamettin, Muzaffer’in ofisindeki resmini, hatta resmin çivisine haciz koyacak kadar gözü dönmüş bir cimridir. Amma velakin yeşilçam’ın dünyası küçüktür. Yollar pek kolay kesişir. Hüsamettin’in oğlu Erol (Erol Büyükburç) ve Muzaffer’in kızı Yasemin (Hülya Koçyiğit) ailelerinin büyük çekişmesinden habersizce büyük bir aşk yaşamaktadır. Zamanla aileler bu gerçeği öğrendiğinde ise Yasemin ve Erol’a büyük zorluk çıkartacaklardır.


29 Kasım 2011 Salı

Kaçaklar



Klasik sahne bölümüne Yılmaz Güney’in 1971 tarihli Kaçaklar filmi ile başlıyoruz. Filmde eskiden bıçkın bir kabadayı olan Osman (Yılmaz Güney) şimdilerde kendisine büyük iyiliği dokunmuş Arnavut Bektaş'ın (Mehmet Büyükgüngör) fedailiğini yapmaktadır. Arnavut Bektaş, kendisine kumar borcu bulunan Mümtaz’ın (Mümtaz Ener) bu borcu ödeyememesi üzerine kızı Elif’i (Fatma Karanfil) kaçırmaya karar verir. Bu kaçırma işi için de Osman'ı görevlendirir. Ancak işler planlandığı gibi gitmez. Kızın masumane duyguları, arkadaşlık, fedakarlıklar ve en önemlisi şerefi ve onuru için bu işi bozar Osman. Babası gibi sevdiği kişiyi karşısına alır. Düşman olurlar birbirlerine.

Paylaşmış olduğum sahne ise bu hareketli filmin belki de en naif ve yumuşak sahnelerinden biri. Elif’in gecenin bir yarısında Osman’a aşkın tarifini sorduğu bu sahnede kanımca Fatma Karanfil’in sempatikliği Yılmaz Güney’in karizmasının çok üstüne çıkıyor.


yazan:faust116

29 Ekim 2011 Cumartesi

Behzat Ç. - Seni Kalbime Gömdüm


Eğer sevdiğiniz birileri öldürüldüyse ve sizin onları ziyaret edecek bir mezarınız bile yoksa ne yapardınız? 2008 tarihli Son Hafriyat romanında Emrah Serbes, işte bu sorunsaldan yola çıkarak Türk Edebiyatı’nın en önemli eserlerinden birine imza atıyordu.

Her Temas İz Bırakır ve ardından gelen Son Hafriyat ile Behzat Ç. sınırlı ama etkin bir hayran kitlesi edinmişti. 2010 yılının son baharından ete kemiğe bürünerek ekran yolculuğuna başlayan Behzat Ç. çok kısa sürede bir fenomene dönüşerek adeta sosyal bir vaka oldu. Televizyon serüveni boyunca da dizi sayesinde Behzat Ç.’yi keşfeden ve onun kitaplarını okuyan ciddi de bir kitle oluşmuştu. Bu süre zarfında Son Hafriyat romanının ayrıca filme çekilmesi gerekliliğinden birçok kere bahsediliyordu. En sonunda Behzat Ç. ekibi dizinin ilk sezonu biter bitmez film için çalışmalara başladı ve seyirciyle daha samimi bir diyalog kurmayı amaçlayan bir isimle ekran yolculuğundan bir süreliğine vizyon yolculuğuna atlamış oldu.


24 Aralık 2010 Cuma

Kötü Tohum


Kötü Tohum, 1956 yapımı Mervyn LeRoy’in yönettiği The Bad Seed isimli filmin Nevzat Pesen tarafından yazılmış ve yönetilmiş 1963 yapımı yerli uyarlaması. Filmde Alev Oraloğlu ve Leyla Oraloğlu başrolde. Ayrıca Suna Pekuysal, Öztürk Serengil ve Bediva Muvahhit gibi oyuncularda yan rollerde teşrif ediyorlar.

Film, günümüz Türk sineması için bile eşine az rastlanır türde sert bir gerilim filmi. Sinemamızın özellikle o yıllarda sadece komedi ve dram türüne ağırlık verdiğini hesaba katarsak bugün bile çekilse çok büyük yankı uyandıracak bu filmin o dönemde yarattığı etkiyi hayal etmek zor olmasa gerek.


Masum ve sevimli görünüşleri ile bize hayat sevinci aşılayan çocuklar sinemada birçok kez kötü ve katil olarak çizilmiştir. Çocukların uyguladığı şiddet (yabancı tabirle ‘Evil Child’) teması sinemada aslında çokça ele alınan bir konu. Her ne kadar bu türün atası olarak bu filmin de esin kaynagi olan The Bad Seed gösterilse de, popüler bir tür olmasında 1976 yapımı The Omen’in büyük etkisi var. Children of the Corn ve Lord of the Flies’da bu türün diğer bilinen önemli filmleri.


Filmin konusuna gelicek olursak; Sekiz yaşındaki Alev sınıfının en titiz ve çalışkan öğrencisidir. Babası sık sık iş seyahatlerine giden Alev, annesi ve üst katta kendilerini çok seven iki kadınla (Suna Pekuysal- Bediva Muvahhit) yaşamaktadır. Bir de evin hizmetçisi esrarengiz bir hali olan Memo vardır. Alev her ne kadar oldukça zeki bir ögrenci olsa da, ögretmenin de tabiriyle doğru ve yanlışı ayırt edemeyen, kıskanç bir karakteri vardır. Bu nedenle sınıftaki diğer çocuklarla oynamayı istemeyen Alev’in tek arkadasi Cemal isimli bir çocuktur. Cemal bir gün sınıfta en güzel yazı yarışmasını kazanarak öğretmeninden bir madalyon kazanır. Sınıftaki herkes Cemal’i tebrik ederken Alev ise kendi bu ödülü kazanamadığı için epey sinirlenmiştir. Alev kendi içinde taşıdığı bu şeytani ve kıskanç karakterine karşın, dışarıya karşı sevimli ve neşeli çocuk imajını başarıyla sürdürür. Komşuları tarafından devamlı hediyeler alınarak şımartılır. Bütün okulun göl kenarına piknik gezisine gittiği bir gün radyodan bir çocuğun göle düşerek boğulduğu haberi gelir. Bir kaç dakika sonra bu çocuğun Cemal olduğu anons edilir. Alev en yakın arkadaşının bu ölümüne karşın neşesinden hiç bir şey kaybetmez. Annesi Lale ise tüm şüphelerine karşın Alev’in katil bir çocuk olduğunu kabul etmek istemez. Ancak Lale annesinin ünlü bir katil olduğunu öğrendiğinde, kızının da doğuştan onun kanı ile doğan bir kötü tohum olduğunun farkına varır.


Filmin Türk sineması açısından zamanının ötesinde diyebileceğimiz bir gerilim ve görsellige sahip olduğunu söyleyebiliriz. Nevzat Pesen’in yönetmenliği cok iyi. Gerçek hayatta da anne-kız olan Alev ve Lale Oraloğlu da çok iyi bir oyunculuk sergiliyorlar. Filmde özellikle sonlara doğru Hitchcock filmlerine taş çıkartan müthiş bir gerilim var. Filmdeki bu gerilim duygusu sizi bir an bile bırakmıyor. Ufacık bir çocuğun yaptığı şeytanlıklara insanın inanası gelmiyor.


Zamanında yine Lale ve Alev Oraloğlu’nun oynadığı bir tiyatro uyarlaması da bulunan Kötü Tohum, bugün bile büyük bir heyecanla izlenebilecek, Türk sineması için çok özel bir film. Kimi diyaloglar dışında demode diyebileceğimiz hiç bir yönü de yok. Mutlaka keşfedilmesi gereken bir klasik.

yazan:faust116

12 Temmuz 2009 Pazar

Bir Demet Yasemen

inceleme

Bir Demet Yasemen, Reşat Nuri Güntekin’in çalıkuşu romanından uyarlanıp, Hulki Saner tarafından filme çekilmiş bir Yeşilçam klasiği. Film, sıra dışı bir aşk öyküsü anlatıyor. Yeşilçam kalıpları dediğimiz artık yeni nesil tarafından parodi malzemesi haline gelen anlayışla birebir örtüşen bir film.


Bu film bir anlamda aşklar gibi filmlerin de masumiyetini kaybetmediği o döneme dair güzel bir nostalji aslında. Filmin masumiyetine ve samimiyetine duygulanmamak mümkün değil. İnsan kendi kendine “her şey nasılda yitip gitmiş” diyor. Sanki çok uzak bir zamanda ve apayrı topraklarda geçen bir masal havasında her şey. Yani bir masal kadar yabancı şu an bu film bize.


Günümüzde duygusallığın, dramın, komedinin ve harika şarkıların iç içe geçtiği bu tür filmler pek çekilmiyor. Çekilse bile o dönemden kalan bu tarz filmlerin masumiyetini yakalayabilir mi? Artık insanların değiştiği gibi filmlerde değişti. Şimdilerde içinde her türlü çürümüşlüğün ve samimiyetsizliğin olduğu boş ve sıkıcı aşk hikâyeleri var. Gerçekçi olarak atfedilen bu aşk hikâyelerinde, sadakatsizlik ve mutsuzluk gibi duygular başrolde. Çiftler birbirlerine güzel sözler söylemek yerine, devamlı ilişkilerinin doğaları üzerine aforizmalar anlatıyorlar. Yani filmlerde aşıkları değil, filozofları görüyoruz. Hâlbuki çoğu zaman aşkın sorgulanacak bir tarafı yoktur. Yaşanılan her türlü sorunun ve problemlerin en nihayetinde aşka mani olmaması gerekir.Tıpkı filmde Fahri’nin Çalıkuşu’nun içinde acı hatıralar olan defterini fırlatıp, “korkuların bu defterin içindeydi, artık onları maziye gömelim” demesi gibi biz de her türlü problemi fırlatıp atıp, aşkımıza sahip çıkmalıyız. Çünkü gerçek aşk Fahri’nin yaptığı gibi acılarla dolu defteri fırlatıp atmaktır. Kuşkusuz o dönemin filmlerinin bu kadar güzel görünmesin de aşkın bu samimi ve içten anlatımının büyük payı var.


Filmin konusuna gelicek olursak, küçük yaştan beri aynı evde büyüyen Fahri ve Çalıkuşu birbirlerine aşıktırlar. Ancak Fahri’nin küçük halası olan Lütfiye (Mualla Sürer) Çalıkuşu’nu hiç sevmemektedir ve bu aşka mani olabilmek için elinden geleni yapar. En sonunda, Çalıkuşu’na pis bir kıskançlık oyunu oynayarak onun evden kaçmasına sebebiyet verir. Çalıkuşu bu süreç içerisinde oradan oraya sürüklenir, çeşitli işlerde çalışır lakin kalbinden Fahri’yi söküp atamaz. En sonunda yurduna geri döner. Babası gibi sevdiği müzik öğretmeni Kenan amcası (Selahattin İçsel) onu evine alır. Ardından dedikodulara yer vermemek için Çalıkuşu ile düzmece bir evlilik yapar. Kenan Amca, Fahri ve Çalıkuşu’nu tekrar birleştirme niyetindedir. Bunun içinde Çalıkuşu’nun günlüğünü Fahri’ye yollar ve onun tüm gerçekleri anlamasını sağlar. En nihayetinde tüm bu olumsuz olayların ardından aşklarını daha fazla içlerine gömmeden mutlu-mesut yaşarlar. Olması gereken olur aslında. Yazının başlarında da söylediğimiz gibi aşkın ve sevginin, izahate, felsefe’ye ihtiyacı yoktur.


Sonuç olarak filmin senaristi ve yönetmeni Hulki Saner ile oyuncular Göksel Arsoy (fahri), Belgin Doruk (çalıkuşu) ve diğer tüm yeşilçam emektarlarının tek tek ellerinden öpüp, yıllar sonra böyle buruk bir mutluluk yaşattıkları için kendilerine teşekkürü bir borç biliriz.

Filmi en güzel anlattığını düşündüğüm sahne ile yazıyı noktalıyorum.

bir demet yasemen-belgin doruk&göksel arsoy

yazan:faust116

10 Aralık 2008 Çarşamba

Seven Unutmaz

inceleme

1978 tarihli bir Çetin İnanç filmi olan Seven Unutmaz, dönemin ‘şarkıcı filmleri’ furyasının en manipüle edici isimlerinden biri olan Hakkı Bulut’un, insanı adeta engin denizlere sürükleyen filmlerinden birisi.

Film daha başlangıcından itibaren insanı yoğun bir trajedi bombardımanına sokuyor. Yaklaşık 11 dakikalık, Roger Corman filmlerini andıran giriş kısmında, Hakkı’nın çocukluğuna ve çektiği acılara ‘intro’ vari tanık oluyoruz. Annesi hizmetçi olan Hakkı, çalıştıkları evin küçük kızına daha o yaşlarda acayip kesiktir. Kız da Hakkı’yı çok sevmektedir ama, film boyunca röbdöşambırını çok az çıkartan kızın zengin babası, bu aşka mani olacaktır. Hem de film boyunca, sabah sabah beni bile irkilten fevri tepkileriyle.


Garibim Hakkı’da aşkın verdiği gurursuzlukla; o kadar ezilip, hakaret görmesine karşın, sevdasından bir türlü vazgeçemiyor. En sonunda annesi ile kovuluyorlar evden. Zaten ağır hasta olan annesi, bu üzüntüye daha fazla dayanamayarak, sokakta can veriyor. Bu sahnenin akabinde oluşan ufak bir detay; beni, en esaslı korku filmlerinde bile hissetmediğim bir tırsaklığa sevk etti. Küçük Hakkı’nın annesi öldükten sonra, gökte uçuşan karga vari siyah kuşlar görürüz. Bu esnada yakınlarda bir yerde olayı fark eden bir grubun ağzından şu can alıcı replikler dökülür.

“ileride bir leş var galiba”
“koku almışlar sanki”
“gidip bir bakalım belki biri ölmüştür”
“azrail’in insanı nerde yakalayacağı hiç belli olmaz”

Öleli henüz bir dakika bile olmamış bir kadının başına, nasıl koku alıp, toplanıyor bu kuşlar bir türlü çözemedim. Hadi bu konuda yanılıyorum diyelim, bu repliklerdeki kasvet ve karamsarlık nasıl bir halet i ruhiye’den çıkmış onu anlayadım bir türlü. Neyse..daha fazla sorgulamamak lazım; çünkü içinde Hakkı Bulut’un olması bu filmi yeterince fantastik ve tanımlamaz bir uçan cisim haline getiriyor zaten.


İyice öksüz ve yapayalnız kalan küçük Hakkı’ya bu can alıcı replikleri sarfeden grup sahip çıkar. Ona sıcak bir yuva ve şefkat dolu yeni bir kız arkadaş verir. Fakat acı kader küçük Hakkı’yı burda da bırakmaz. Gecenin bir yarısı hayalini gördüğü annesine koşarken, kafasını şahsen çözemediğim bir şeye çarpar ve her şeyini kaybettiği gibi gözlerini de kaybeder.

Film tam olarak bu noktadan sonra başlar. Jenerikleri görürüz, küçük Hakkı büyümüş, bildiğin Hakkı olmuştur artık. Saz çalmaktadır. Karanlık dünyasının içinde bir ışıktır müzik onun için. Kader ona yine yıllar sonra oyununu oynar, bir gün köy meydanında sazını çalıp şarkı söylerken, genç ve geleceği parlak, haşin bakışlı bir doktor onu fark eder. Sesini çok beğenir, ona gözlerini açabilceğini ve tekrar her şeyi görebileceğini söyler. Hakkı için herşey ilk kez bu kadar yolunda gidiyor gibi görünse de, kader asıl şimdi ağlarını çok keskin biçimde örecektir. Onun tekrar görmesini sağlayan bu genç doktor, yıllar önce çocukken sevdiği ve uğruna ıstıraplar çektiği kızın nişanlısıdır. Bu can alıcı olay örgülerinin sonucunda film, görülebilcek en psikopat finalle bitiyor. İnsan o finali görünce ağzından reflekstif şekilde, esaslı bir “a..aı s....m” çıkıyor.


Neyse..filmi yeterince anlattım, çok fazla anlatılacak bir şey yok sonuç olarak. Çetin İnanç, her furyaya el atan ve attığı eli de hakkıyla yerine getiren bir yönetmen olmuştur her zaman. Bu filmde, bir şarkıcı filminde olması gereken her özellik fazlasıyla vardır. İnsan izlerken kendini mazoşist gibi hissetse de yine de bu filmin bu kıvamda olması gerektiğinin bilincindedir. O nedenle her genç bünyenin kaldıramayacağı bir fim Seven Unutmaz; özellikle insanı şoke eden o tuhaf finali ile.

O nedenle şayet kendi kendinize “bugün ilginç ne yapabirim” gibi bir soru soruyorsanız, oturun bu filmi seyredin. Yalnız benim yaptığım gibi, sabahın erken bir saatinde izleyin bu filmi. Çünkü zihniniz gün boyunca bu filmin etkisinden temizlensin ve siz de akşamleyin bu filmden arınmış bir şekilde yatıp, rahar rahat uyuyabilesiniz. Aksi halde beyninizde gecenin bir yarısı, “çıkar gözlerini..çıkar gözlerini” repliklerinin yankılanması içten bile değil..

yazan:faust116

14 Haziran 2008 Cumartesi

İzmir Ateşler İçinde

inceleme

Osman F. Seden, her zaman önünde saygıyla eğildiğim bir yönetmendir. Her türden çektiği filmleri, çalıştığı sayısız oyuncu ve yazdığı yüzlerce hikaye ile Türk sinemasının 60’lı ve 70’li yıllarda ciddi anlamda bir endüstri haline gelmesinde büyük rol oynamıştır. İzmir Ateşler İçinde, Seden’in 1959 yılında çektiği Düşman Yolları Kesti adlı filminde olduğu gibi Milli Mücadele yıllarını anlatan bir film. Seden, bu filmde sadece yapımcı ve senarist kimliği ile gözüküyor; ancak filmin, kendi sinemasının izlerini taşıdığı çok aşikar. Yönetmen koltuğunda Yeşilçam’ın başka bir emektar yönetmeni olan Nuri Ergün’ü görüyoruz. İzmir Ateşler İçinde, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal Paşa tarafından, çok iyi İngilizce ve Fransızca konuştuğu için, düşman birlikler hakkında bilgi toplayıp casusluk yapması amacıyla düşman saflarına yollanan İngiliz Kemal’in öyküsünü anlatıyor. Bir nevi, Lawrence of Arabia’nın antitezi. Gerçek adı Ahmet Esat Tomruk olan İngiliz Kemal’in öyküsünü aşağıdaki linkten okuyup fikir edinebilirsiniz.



Filme dönersek; İngiliz Kemal rolü ile Ahmet Mekin oldukça iyi bir performans sergiliyor. Düşman saflarının komutanı rolünde Kenan Pars da rolünün hakkını çok iyi veriyor. Nubar Terziyan, Hulusi Kentmen gibi Yeşilçam emektarları da yan rollerde bu filme teşrif ediyorlar. Hatta düşman birliğin askeri rolünde sadece bir sahnede gözüken Erol Taş da bu filmin kıymetli oyuncuları arasında. Filmin kuşkusuz en büyük artısı, adım adım ilerleyen ince yapısı; yer yer gerilimli, yer yer duygusal bir yapıya bürünmesi, filmin senaryosundaki kimi boşlukları kapatıyor. İngiliz Kemal’in, düşman birlikleri genaralinin kızını ayartıp, onla aşk yaşaması ise filmin diğer bir ana teması. Tabii ki bu durum, filmin hedeflediği şeyden sapmasına sebep olmuyor. En nihayetinde, vatan sevgisi tüm sevgilerin üstüne çıkıyor.

Sonuç olarak, bu film Türk halkının Milli Mücadele ruhunu okşayan ve gelecek kuşakların bu mücadele hakkında belli bir fikir sahibi olmasını sağlayan başarılı bir yapım. Ancak, bir takım politik sebeplerden ötürü gösterime girmeyen, üstüne bir de 1959 yılındaki büyük film deposu yangınında yanarak kavrulan bu film, daha sonra elde kalan parçalarla tekrar montajlanıp günümüze kadar bir şekilde ulaştırılmış. Ne yazık ki, bu kopyanın ses ve görüntü kalitesi oldukça düşük. Binbir türlü zorluk içinde ve zahmetle çekilen filmin geldiği bu durum gerçekten çok üzücü. Gönül isterdi ki, bu filmi günümüzde daha iyi bir ses ve görüntü kalitesi ile izleyip daha çok keyif alalım. Ancak, filmin ana kopyası bu halde ve yapacak bir şey yok. Aslında o yangında yok olup giden bir çok filmin aksine, şanslı bile sayılabilir.

En nihayetinde, tüm bu olumsuz koşullardan geçip yamalı bir bohça misali önümüzde duran bu film, saygıyı ve anılmayı hak ediyor.

yazan:faust116