mansiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mansiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2012 Cumartesi

The Narrow Margin


Kara film serüvenine 1952 yapımı Richard Fleischer'in yönettiği The Narrow Margin ile devam ediyoruz. Filmde başrolleri Charles McGraw ve Marie Windsor paylaşıyor.

Konudan kısaca bahsedecek olursak, Dedektif Walter Brown (Charles McGraw) ve Gus Forbes (Don Beddoe), ölen ünlü bir mafya liderinin karısı olan Frankie Neal'i (Marie Windsor) sağ salim Los Angeles'a götürmeye çalışmaktadırlar. Çünkü Neal'in elinde kocasından kalan çok önemli bir rüşvet listesi vardır. Bu liste birçok kişiyi zan altında bırakacağından Neil'in mahkemeye sağ salim götürülebilmesi için mutlaka bir polis koruması altına girmesi gerekmektedir. Ancak işler daha ilk dakikadan planlandığı gibi gitmez. Dedektif Forbes gangsterler tarafından vurulur ve ilk fire verilmiş olur. Bu dakikadan sonra Brown her şeyi daha planlı ve dikkatli yapmaya karar verir. Neal'i kimse tanımamaktadır. Bu büyük bir avantaj olmasına karşın gangsterler onun Los Angelas'a kadar Brown'ın koruması altında gideceğini bilmektedirler. Brown tüm zekasına karşın peşindeki adamlardan kendini sıyıramaz ve Los Angelas'a kadar tren içinde çok ilginç bir kaçıp kovalamaca serüveni başlar.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Braindead (Dead Alive)


Peter Jackson'ın Lord of the Rings serisinden önce de bir sinema kariyeri olduğunun en büyük ispatı 1992 yapımı, birçok yerde Dead Alive ismiyle de anılan Braindead filmidir.

Benzer nitelikteki filmlerden biri olan ve benim de hayatımda izlediğim en eğlenceli filmlerden olan Evil Dead 2 ile bir karşılaştırma yapacak olursak, komedi yönüyle olmasa da, kan yönünden Evil Dead 2'nin epey önünde bir film Braindead. Peter Jackson'ın oldukça gerilla usulü çektiği ilk filmi Bad Taste'in ardından bu denli zahmetli bir işe kalkışması ve bunun altından başarıyla kalkabilmesi ayrıca övgüyü hak ediyor.


Film 1957 yılında ufak bir Yeni Zelanda kasabasında geçiyor. Oldukça despot olan Annesi ile yaşayan Lionel, bir gün alışveriş yaptığı sırada Paquita'nın ilgisini çeker. Paquita'ya büyük annesi tarot falı bakmıştır. Falda Paquita'nın büyük bir aşk yaşayacağı görünmektedir. Paquita bu kişinin Lionel olduğunu düşünmektedir. Kısa sürede Lionel ve Paquita epey hızlı bir aşk yaşarlar ama garip olaylar silsilesi de peşlerini bırakmaz. Kendilerini hayvanat bahçesinde takip eden Lionel'in Annesini, filmin en başında sıçanlar tarafından tecavüz edilen ve mutasyona uğrayan bir fare, daha doğrusu fare-maymun karşımı büyük, lanetli bir hayvan kolundan ısırır. Annesi oracıkta bu yaratığı öldürür ancak sonradan giderek garipleşir ve kısa sürede bir zombiye dönüşür. Filmdeki bütün macera ve işlerin sarpa sarması da bu andan itibaren başlar.

31 Aralık 2011 Cumartesi

Yasemin'in Tatlı Aşkı

Blogda uzun süredir yeşilçam’ın duygusal klasiklerine pek yer vermiyordum. Çok uzun zaman önce izlediğim 1968 tarihli, yapımcılığını Hulki Saner'in, senarist ve yönetmenliğini ise Atıf Yılmaz'ın yaptığı bu filmi tekrar izleme ve değerlendirme fırsatı buldum.

Pek bilinmese de Türk sinemasının en sempatik filmlerinden biridir Yasemin’in Tatlı Aşkı. Varyemezi solda sıfır bırakacak kadar cimri olan Hüsamettin Elibol (Ali Şen) vardır filmde. Kendi evinde uyguladığı tasarruf politikaları insanı gerçekten güldürürken düşündürür. Daha doğrusu düşündürürken güldürür. Rakibi ise kendisinin aksine müsrif bir adam olan Muzaffer Bey’dir. Hüsamettin, Muzaffer’in ofisindeki resmini, hatta resmin çivisine haciz koyacak kadar gözü dönmüş bir cimridir. Amma velakin yeşilçam’ın dünyası küçüktür. Yollar pek kolay kesişir. Hüsamettin’in oğlu Erol (Erol Büyükburç) ve Muzaffer’in kızı Yasemin (Hülya Koçyiğit) ailelerinin büyük çekişmesinden habersizce büyük bir aşk yaşamaktadır. Zamanla aileler bu gerçeği öğrendiğinde ise Yasemin ve Erol’a büyük zorluk çıkartacaklardır.


12 Eylül 2011 Pazartesi

Who Can Kill a Child


Daha önce Evil Child temasının yerli örneklerinden biri olan Kötü Tohum’u bu blogda ele almıştım. Who Can Kill a Child ise 1976 İspanya yapımı çok sıkı bir Evil Child gerilimi.

Şahsımı en çok tırstıran gerilim filmlerinin başında bu tür çocukların katil olduğu filmler gelir. Çünkü masumiyetin simgesi olan çocukların bu tür şeytani halleri her insan gibi bana da tedirginlik verir. Bu filmde ise olaylar biraz daha uç boyutlarda gelişiyor. Filmin en başında seyrettiğimiz sekiz dakikalık belgesel kısımda yirminci yüzyıl boyunca gerçekleşen savaşlarda ölen çocukların görüntüsü ve anlatıcı tarafından istatistiği verilir. İnsanı oldukça huzursuz eden bu bölüm, filmin ilerleyen dakikalarında üzerimizde oluşacak olan negatif çocuk yargısını daha en baştan kırmamızı sağlıyor. Bir anlamda filmin finali ile bu giriş kısmı arasında anlamlı bir sebep-sonuç ilişkisi kurulmuş.


12 Haziran 2011 Pazar

Code of Silence



Andrew Davis tarafından yönetilen 1985 yapımı Code of Silence’da kült oyuncu Chuck Norris yer alıyor.

Chuck Norris bildiğimiz sert adamı başarıyla oynadığı bu filmde ilkelerinden taviz vermeyen sert polis Eddie Cusack rolünde. New York polis departmanında organize suçlarla mücadele ekibinin amirlerinden olan Eddie, oldukça kanlı bir operasyon sonrasında kolombiyalı bir mafyayı karşısına alır. Aslında mafyanın derdi Eddie ile değildir. Onlar asıl işlerini bok eden başka bir adamın, Tony Luna’nın peşindedirler. Tony Luna bir uyuşturu ticareti sırasında Kolombiya’lı mafya lideri Luis Comacho’nun kardeşlerini öldürmüştür. İntikam yemini eden Luis ilk olarak Tony’nin ailesini ortadan kaldırır. Tony’nin aynı zamanda yirmili yaşlarda güzel bir kızı vardır. Bunu fark eden Eddie kızı-Diana Luna (Molly Hagan)- koruma altına alır. Bu dakikadan sonra Luis ve Eddie arasında savaş başlar. Polis teşkilatındaki bir davadan ötürü herkesin sırtını döndüğü Eddie adeta tek başına bir ordu gibi savaşacaktır.


Seksenlerde ve doksanlarda vasatın üstü diyebileceğimiz aksiyon filmlerinin yönetmeni Andrew Davis bu sefer de hikayeyi Chuck Norris üstüne kurmuş. Az laf edip çok iş yapan, gerektiği yerde de yumruklarını ve tekmelerini çok iyi konuşturan bir karakter Eddie Cusack. Zaten filmi seyretmemiz için en büyük sebep Chuck Norris'in varlığı. Filmin temposunu tek başına o ayarlamış resmen. Elbette bütün övgüyü Chuck Norris’e yapmak ayıp olur. Yönetmen Andrew Davis’de gerektiği yerde filmin temposunu çok iyi ayarlamış. Bu filmin bir Chuck Norris filmi olduğunun farkına vardığından olabiliğince onun üzerinden sürdürmüş filmi.


Film bu konusunun dışında polis teşkilatının içerisindeki çürümüş yapıya da ufaktan değiniyor. Bir operasyon sırasında Eddie’nin ekibindeki yaşlı bir polis masum bir genci yanlışlıkla öldürür. Tüm polis teşkilatı bu olayı örtbas etmek isterken sadece Eddie karşı çıkar buna. Ona göre dikkatsiz ve özensiz bir polisin ne kadar kıdemli olursa olsun teşkilatta yeri yoktur. Bu nedenle herkes ona cephe alır ama en sonunda elbette Chuck Norris haklı çıkar. Çünkü bu onun filmidir. :) Bir de seksenlerin ve doksanların kadrolu kötü adamlarından biri olan Luis Comacho rolünde Henry Silva’yı da anmazsak haksızlık olur. Her zaman olduğu gibi yine oldukça kötü ve itici olmayı başarıyor. Molly Hagan ise sempatikliği ile filmdeki güzel kadın boşluğunu başarıyla dolduruyor.

Molly Hagan

Sonuç olarak Code Of Silence heyecan verici bir polisiye filmi. Konu sıradan gelebilir bazılarına ancak Chuck Norris’in varlığı filmi yeterince heyecan verici kılmayı sağlıyor. Güzel bir aksiyon retrosu yaşamak isteyen bünyelerin oldukça seveceği bir film. Kesinlikle tavsiye ederim.

yazan:faust116

19 Şubat 2011 Cumartesi

Orca-The Killer Whale


1977 yapımı Orca-The Killer Whale, insanoğlunun ne kadar pislik bir varlık ve adeta doğanın güzelliklerini yok etmek için yaratılan bir ırk olduğunu bize kanıtlayan bir film. Bu blogda sıkça yer verdiğim intikam temalı filmlerin bir benzeri aslında bu film. Ancak bu sefer intikam alan bir insan değil. Devasa bir balina.

Orca, zeka olarak insandan çok daha ilerde olan, tek eşli yaşayan, tıpkı bizim gibi ailevi duygulara sahip bir balina türüdür. Oldukça keskin dişleri ve güçlü bir gövdesi vardır. Köpekbalığı gibi insanları öldürme ve onlara saldırma gibi huyları yoktur. Dosttur yani, ancak kendisine bir yanlış yapıldığı zaman ise insanın en büyük düşmanı olabilir. Filmin çıkış noktası da, Orca’nın biz insanoğluna karşı beslediği kin ve düşmanlık.


Kaptan Nolan (Richard Harris) açık denizlerde büyük balıklar avlayan bir balıkçıdır. Günün birinde köpekbalığı avlayacağı sırada mürettabatlarından biri denize düşer. Köpekbalığı tam denize düşen elemanı öldürmeye gelmişken, Orca bir anda hızlıca yetişir ve köpekbalığını kevgire çevirir. O anda yanında olan deniz bilimcisi Rachel (Charlotte Rampling) Orca’nın bu inanılmaz yapısından ve gücünden bahseder. Nolan’ın aklı Orca’da kalmıştır. Onu avlamayı kafaya koymuştur. Rachel onu uyarıp, yaptığının yanlış olduğunu belirtse de, Nolan başına buyruk davranır. Ancak yaptığı hesaplar tutmaz, yanlışlıkla hamile bir dişi Orca avlar. Yani iki can birden almıştır. Dişi Orca’nın yakalanıp, ters olarak tutulduğu esnada, yavrusunun dışarıya fırladığı sahne insanı insanlığından utandıracak kadar etkili bir sahne. Bu manzarayı görüp, hafızasına kazıyan erkek Orca, o dakikadan sonra intikam için adeta tüm gücünü ve hünerlerini kullanır. Balıkçı kasabasındaki tüm tekneleri batırır. Sadece kendi eşini ve yavrusunu avlayan balıkçının teknesini batırmaz. Bunun sebebi ise onunla açık denizde kapışmak istemesidir. Orca en sonunda istediğini elde eder ve Nolan’ı kuzey buz denizine doğru sürükleyerek büyük düelloyu başlatır.


Orca, yaşadığımız dünyayı güzel yapan unsurları nasıl mahvedip, onlara acı çektirdiğimizi bize anımsatan, oldukça sert sahneler barındıran bir film. Filmde bir hayvanseverin içini soğutacak her türlü sahneler mevcut. Orca bir anlamda Death Wish’deki Charles Bronson gibi ailesini yok eden insanlardan intikam alıyor. Orca’nın öldürdüğü insanlar için üzülemiyorsunuz, çünkü ailesini parçalayan bir varlığın her türlü mensubunu düşman olarak atfediyor. Ne yazık ki insan olarak sık sık dünyanın sadece bizim için yaratıldığına dair sanrılara kapılıyoruz. Bu yüzden de tüm güzellikleri, kendi maymun iştahımızla tüketme eğilimine giriyoruz. Elimizdeki tükenilebilir kaynaklar bittiğinde ise ne yapacağımızı hiç düşünmüyoruz.


Yönetmen Michael Anderson çok iyi bir iş çıkartıyor filmde. Kimi sahneler çok gerçekçi çekilmiş ve insanın kanını donduruyor adeta. Filmin temposunu ve gerilimini çok iyi ayarlamış. Senaryo bir an bile sarkmıyor. Usta oyuncular Richard Harris ve Charlotte Rampling’de yine çok başarılı. Ayrıca Bo Derek’i en güzel zamanlarında görmekte apayrı bir keyif.


Orca, kesinlikle herkesin izleyip, üstüne düşünmesi ve dersler çıkartması gereken önemli bir film. Jaws ya da Piranha gibi saf bir korku filmi değil. Onlardan çok daha farklı ve alt metni olan bir film. Son olarak söz Orca’dan açılmışken, tutsak yunuslara da değinmek gerekir. Saatte 40 km hızla yüzebilen ve insan gibi ailevi duyguları olan bir hayvanı denizden koparıp, küçük bir havuza hapsederek, zorla soytarılık yaptıran aptal zihniyeti de kınamayı ayrıca unutmamak lazım. Bu doğrultuda tüm yunus parklarının kapatılması için çalışmalarda bulunan oluşumlara destek verelim.

-yunuslara özgurluk-web adresi
-yunus parkları kapatılsın-facebook
-özgür yunuslar-twitter

‎"Dünya insanlara değil, insanlar dünyaya aittir." (Kızılderili özdeyişi)

yazan:faust116

24 Aralık 2010 Cuma

Kötü Tohum


Kötü Tohum, 1956 yapımı Mervyn LeRoy’in yönettiği The Bad Seed isimli filmin Nevzat Pesen tarafından yazılmış ve yönetilmiş 1963 yapımı yerli uyarlaması. Filmde Alev Oraloğlu ve Leyla Oraloğlu başrolde. Ayrıca Suna Pekuysal, Öztürk Serengil ve Bediva Muvahhit gibi oyuncularda yan rollerde teşrif ediyorlar.

Film, günümüz Türk sineması için bile eşine az rastlanır türde sert bir gerilim filmi. Sinemamızın özellikle o yıllarda sadece komedi ve dram türüne ağırlık verdiğini hesaba katarsak bugün bile çekilse çok büyük yankı uyandıracak bu filmin o dönemde yarattığı etkiyi hayal etmek zor olmasa gerek.


Masum ve sevimli görünüşleri ile bize hayat sevinci aşılayan çocuklar sinemada birçok kez kötü ve katil olarak çizilmiştir. Çocukların uyguladığı şiddet (yabancı tabirle ‘Evil Child’) teması sinemada aslında çokça ele alınan bir konu. Her ne kadar bu türün atası olarak bu filmin de esin kaynagi olan The Bad Seed gösterilse de, popüler bir tür olmasında 1976 yapımı The Omen’in büyük etkisi var. Children of the Corn ve Lord of the Flies’da bu türün diğer bilinen önemli filmleri.


Filmin konusuna gelicek olursak; Sekiz yaşındaki Alev sınıfının en titiz ve çalışkan öğrencisidir. Babası sık sık iş seyahatlerine giden Alev, annesi ve üst katta kendilerini çok seven iki kadınla (Suna Pekuysal- Bediva Muvahhit) yaşamaktadır. Bir de evin hizmetçisi esrarengiz bir hali olan Memo vardır. Alev her ne kadar oldukça zeki bir ögrenci olsa da, ögretmenin de tabiriyle doğru ve yanlışı ayırt edemeyen, kıskanç bir karakteri vardır. Bu nedenle sınıftaki diğer çocuklarla oynamayı istemeyen Alev’in tek arkadasi Cemal isimli bir çocuktur. Cemal bir gün sınıfta en güzel yazı yarışmasını kazanarak öğretmeninden bir madalyon kazanır. Sınıftaki herkes Cemal’i tebrik ederken Alev ise kendi bu ödülü kazanamadığı için epey sinirlenmiştir. Alev kendi içinde taşıdığı bu şeytani ve kıskanç karakterine karşın, dışarıya karşı sevimli ve neşeli çocuk imajını başarıyla sürdürür. Komşuları tarafından devamlı hediyeler alınarak şımartılır. Bütün okulun göl kenarına piknik gezisine gittiği bir gün radyodan bir çocuğun göle düşerek boğulduğu haberi gelir. Bir kaç dakika sonra bu çocuğun Cemal olduğu anons edilir. Alev en yakın arkadaşının bu ölümüne karşın neşesinden hiç bir şey kaybetmez. Annesi Lale ise tüm şüphelerine karşın Alev’in katil bir çocuk olduğunu kabul etmek istemez. Ancak Lale annesinin ünlü bir katil olduğunu öğrendiğinde, kızının da doğuştan onun kanı ile doğan bir kötü tohum olduğunun farkına varır.


Filmin Türk sineması açısından zamanının ötesinde diyebileceğimiz bir gerilim ve görsellige sahip olduğunu söyleyebiliriz. Nevzat Pesen’in yönetmenliği cok iyi. Gerçek hayatta da anne-kız olan Alev ve Lale Oraloğlu da çok iyi bir oyunculuk sergiliyorlar. Filmde özellikle sonlara doğru Hitchcock filmlerine taş çıkartan müthiş bir gerilim var. Filmdeki bu gerilim duygusu sizi bir an bile bırakmıyor. Ufacık bir çocuğun yaptığı şeytanlıklara insanın inanası gelmiyor.


Zamanında yine Lale ve Alev Oraloğlu’nun oynadığı bir tiyatro uyarlaması da bulunan Kötü Tohum, bugün bile büyük bir heyecanla izlenebilecek, Türk sineması için çok özel bir film. Kimi diyaloglar dışında demode diyebileceğimiz hiç bir yönü de yok. Mutlaka keşfedilmesi gereken bir klasik.

yazan:faust116

22 Ekim 2010 Cuma

Sexo Cannibal


Not: Filmin orijinal ispanyolca ismi Sexo caníbal. İngilizce olarak The Devil Hunter olarak da biliniyor. Ancak bir çok yerde film, orijinal isminin ingilizce çevirisi Sexo Cannibal olarak da anılıyor. Yine de divxplanet.com ya da imdb'de araştırma yapacak olursanız filmi The Devil Hunter olarak aratırsanız daha iyi sonuç elde edersiniz.

Jesus Franco gerçekten normal bir yönetmen değil. Sinema kariyeri boyunca psikodelik öğelerle dolu bir ton film yapan yönetmen, filmlerinde kadın çıplaklığına da epey bir önem vermiştir. Şahsen kendisi pek tuttuğum bir yönetmen olmasa da, filmlerini izlemekten de geri kalamıyorum. Imdb notu 2.6 olan, 1980 yapımı Sexo Cannibal’da yine izlemekten kendimi alıkoyamadığım bir Jesus Franco filmi oldu.


7 Ekim 2010 Perşembe

The Psychic


Orjinal adı Sette note in nero olan The Psychic, ayrıca Seven Notes in Black ismiyle de biliniyor. 1977 tarihli bu Lucio Fulci filminde Jennifer O’Neill başrolde oynuyor.

Film, psişik güçlere sahip Virgiana’nın (Jennifer O’Neill) gizemli bir ölümü, yeteneği ile çözme çabasını anlatıyor. Jennifer bu yeteneğini ilk olarak henüz çocukken gittiği bir Floransa gezisi sırasında farkeder. Londra’da olan annesinin uçurumdan kendini bırakışını sanki hemen yanıbaşındaymış gibi görür. Fulci filmin henüz giriş kısmında yer alan bu sahne ile hem Virgiana karakteri hem de filmin geneli hakkında bize bir ipucu verir.




Bu olayın ardından 18 yıl geçmiştir. Virgiana artık yetişkin, evli bir kadın olmuştur. Ancak aradan geçen yıllara karşın yine anlam veremediği imgeler görmeye devam etmektedir. Gördüğü bu imgeleri bir yandan kocası Francesco (Gianni Garko) bir yandan da psikiyatristi Luca (Marc Porel) ile paylaşmaktadır. Ancak belli aralıklarla devamlı olarak kırmızı bir ışık, sarı filtreli bir sigara, bir magazin dergisi ve kırık bir ayna görmektedir. Birazcık kafa dinleyip, bir takım şeylerden uzaklaşmak için kocasının dağ evine giden Jennifer, aynı imgelerle burada da karşılaşınca bir takım şeylerin ters gittiğinin farkına varır. Birden bulunduğu odanın duvarında bir şeyler olduğunu hisseden Virgiana, duvarı kırmaya başlar. Kırdığı duvarın içinde bir iskelet vardır.


Polis yapılan araştırmada bu iskeletin 4-5 senenlik olduğunu belirtir. Bu kişi Virgiana’nın hayalinde gördüğü derginin kapağındaki kızdır. Bu kızla geçmişte bir ilişkisi bulunan kocası, ilk şüpheli olarak tutuklanır. Virgiana bir yandan bu kızın gizemli ölümünü açığa çıkartıp, kocasını kurtarmaya çalışırken, diğer yandan gördüğü imgelerin geçmişe mi yoksa geceleğe ait kötü bir olayın habercisi mi olduğunu anlamaya çalışır.


The Psychic, diğer Fulci filmlerinin aksine kan oranının oldukça az olduğu bir film. Fulci, kabaca italyan tarzı kara film olarak niteleyebileceğimiz giallo türünde bir film çekmiş. Baştan sona derin bir şüphe ve gerilim atmoseferinin sahip olduğu filmde, Fulci şiddetin dozunu oldukça asgari bir düzeyde tutmuş. Filmin noir atmosferi ve Virgiana karakteri, Fulci tarafından filmde öne çıkarılan başlıca unsurlar.


Fulci yönetmenlikteki ustalığını bu filmde de gösteriyor. The Psychic’in yönetmenin görsel ve rejisel estetiğini en iyi sergilediği filmlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiriliriz. Biz de tıpkı Virgiana karakteri gibi adım adım gizemi çözme peşine düşüp, filmin temposuna kendimizi kaptırıyoruz. Bu anlamda filmin seyirci ile olan iletişimi çok iyi. Vince Tempera’ya ait müzikler de özellikle gerilimin arttığı kimi sahnelerde çok başarılı. Ayrıca Virgiana’nın saatinde çalan ve filmin bir çok yerinde ortaya çıkan müziğin, Tarantino tarafından yıllar sonra Kill Bill için kullandığını da hatırlatalım.

Jennifer O'Neill


Oyunculardan Virgiana rolünde Jennifer O’Neill benim oldukça dikkatimi çekti. Filmde gizemli ölümü araştırırken ki takındığı nevrotik tavırlar gerçekten etkileyici. Fulci zaten genel olarak filmlerinde bu tür güzel ve yetenekli kadın oyuncuları çok iyi kullanıyor. Sonuç itibariyle The Psychic, genel olarak farklı kutuplara gidip gelen Fulci sinemasının başarılı bir giallo örneği. Yönetmenin sadece kanlı ve tiksindirici gore filmlerle değil, bu türde de başarılı örnekler verebildiğinin bir kanıtı. Yine bu filmle benzer niteik taşıyan bir diğer Fulci filmi A Lizard in a Woman’s Skin’de yine onun öne çıkan giallo filmlerinden biri.

yazan:faust116


21 Eylül 2010 Salı

Blacula

inceleme
Blacula, 70’li yılların blaxploitation akımın en ilginç filmlerinden birisidir. Adından da anlaşılacağı üzere siyahi bir Dracula’nın saçtığı dehşet anlatılır. 1972 yapımı filmin yönetmeni William Crain başlıca oyuncuları ise William Marshall ve Vonetta McGee’dir.


Film 1780 yılında Transilvanya’da açılıyor. Afrika prensi Mamuwalde, eşi Luva ile birlikte Kont Dracula’nın şatosuna konuk olurlar. Mamuwalde’nin ziyaretinin amacı toprağındaki insanların köle olarak Avrupa’ya getirilmesini ve buralarda satılmasını protesto etmektir. Bu konuda Dracula’dan yardım ister. Ancak Dracula’dan hiç beklenmedik bir karşılık alır. Dracula, Mamuwalde’nin karısı Luva’ya cinsel aşağılamalarda bulunur. Hatta bu tavrın siyah ırk için bir övünç kaynağı olduğuna dair çapsızca açıklamalarda bulunur. Bu duruma iyice sinirlenen Mamuwalde Dracula’yı hayvan gibi davranmakla suçlar. Tam şatoyu terk etmek için eşiyle ayağa kakmışken, Dracula’nın adamları tarafından yakalanır. Dracula Mamuwalde’yi boynundan ısırır ve onu bir tabuta kapatarak lanetler. O artık ölümsüz bir vampir olmuştur. Adı da Blacula’dır. Karısını da yanında bırakarak onları bir mahsene kilitler. 

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Tarantula

inceleme
1954 yapımı dev karıncaların dehşetini anlatan Them filminin başarısı üzerine çekilen türev filmlerden biri olan 1955 yapımı Tarantula, adında anlaşılacağı üzere bu sefer dev bir tarantula’nın saçtığı dehşeti anlatan, 50’li yıllardan bir korku-gerilim filmi. Yönetmenliği Jack Arnold’un yaptığı filmin başlıca oyuncuları ise John Agar ve Mara Corday.


Filmin konusundan bahsedecek olursak; Prof. Gerald Deemer hayvanlar üzerinde ilginç bir deney yapmaktadır. İnsan dahil tüm canlıların beslenme ihtiyacını karşılayacak gizli bir kimyasal bileşen üstünde çalışmaktadır. Yani kendi deyimiyle bu sayede açlığı ortadan kaldıracaktır. Ancak hayvanlar üzerinde yapılan deneyler anormal sonuçlar vermektedir. Altı günlük olduğu halde beş aylık bir boyuta oluşan tavşan, sekiz kat büyüklüğünde bir fare ve dev tarantula gibi anormal büyüklükteki hayvanlar meydana gelmiştir. Prof. Deemer’in ihtiyatla sürdürdüğü bu deney, yardımcısı Dr. Jacobs ve onun asistanı olan Paul’un formülü kendi üzerinde denemeleri ile kontrolden çıkar. Dört gün gibi kısa sürede Akromegali hastalığına yakalanan Dr. Jacobs ve Paul’un tipleri adeta fil adam vari bir hale gelir.


Düştüğü bu duruma dellenen ve kendini çöllere vuran Dr. Jacobs, kısa sürede ruhunu teslim eder. Polisler tarafından bulunan cesedi üzerinde araştırma yapan Dr. Matt Hastings’in (John Agar) ilginç bir nokta gözüne çarpar. Henüz bir kaç gün önce görüştüğü ve hiçbir şeyinin olmadığını gördüğü Dr. Jacobs’un, normalde evrimleşmesi epey uzun süren Akromegali hastalığına yakalanması ve kısa sürede bu denli ölümcül sonuç vermesi onun epey kafasını karıştırmıştır. Bu sebeple Dr. Matt bu konu hakkında Prof. Deemer’a çeşitli sorular sorsa da, ondan kaçamak cevaplar alır. Bu sırada Dr. Jacobs’un öldüğünü öğrenen asistanı Paul, bundan Prof. Deemer’ı sorumlu tutar ve ona laboratuvarında saldırır. Çıkan arbede sonucu oluşan yangında tarantula, kırılan cam kafesinden çaktırmadan özgürlüğe yelken açar.


Tarantula’nın özgürlüğü insanlar için dehşetin başlangıcıdır. Zaman geçtikçe daha büyük boyutlara ulaşan, nerdeyse Godzilla büyüklüğüne gelen tarantula, önüne hayvan, insan ne çıkarsa vahşice öldürmeye başlar. Bu felaketi bitirecek olan ise bu dehşeti bizzat yaratan insanoğlunun kendisi olacaktır. Konu karışık gibi görünse de, aslında gayet rahat izlenen, gereksiz bilimsel argümanlarla kafa bulandırmayan bir film Tarantula. Dönemin esaslı korku filmlerinden biri olan bu filmi, bugün nostaljik bir b filmi olarak görmek daha mantıklı. Zamanının doğal olarak oldukça kısıtlı özel efekt imkanlarına karşın, film görsel olarak da gayet tatmin edici.


Yönetmen Jack Landis, filmde gayet iyi bir iş çıkartıyor. Dönemine göre çekmesi epey zahmetli bu filmin altından başarıyla kalkıyor. Oyunculardan ise özellikle öne çıkan bir isim yok. Steve rolünde gördüğümüz filmin tek bayan oyuncusu Mara Corday biraz göze çarpıyor doğal olarak. Onun dışında herkes senaryonun gerektirdiğini makul ölçüde yerine getiriyor. Unutmadan ekleyelim. Clint Eastwood'da filmin sonlarına doğru bir uçak pilotu olarak, ufak bir rolde karşımıza çıkıyor. Kendisinin sinemadaki ilk rollerinden biridir bu.


Mara Corday



Sonuç olarak Tarantula, bugün bile izlendiğinde belli bir nebze korku-gerilim yaratan özel bir film. Elbette günümüz seyircisine kimi yönlerden demode gelebilir. Ancak türü sevenleri pişman etmeyecektir. Ayrıca Araknofobisi olanların da kesinlikle kaçınması gereken bir film.

yazan:faust116